Kayıtlar

Kararsızlık en kötü karar

Bu sözün aslı aslında hepimizin de bildiği gibi Montesquieu'ya ait olan "En kötü karar, kararsızlıktan iyidir." Sözüdür. Bence kararsızlık en kötü karardır. Daha emeklemeye başladığımız ilk yıllarda ebeveynlerimiz arasında anneye mi geleceksin, babaya mı? kavgası başlar ve bu aslında bizim ilk kararsızlığımızdır.  Daha anne baba kavramı beynimizde yeni oturmuşken bir karar girdabının içinde buluruz kendimizi. Okula başlarız ve daha ilk seneden ne olmak istediğimizi sorarlar. Bizde yine başlar bir kararsızlık. Hayatımızın her dönemi bize sunulan yolları seçmekle geçer. Alışveriş yaparken ya da kafede arkadaşlarımızla otururken sürekli karar vermek durumunda kalırız. Bu yolların ucunda verdiğimiz kararlarla kendimize ya keşke ya da iyi ki deriz. Hayatımızın belki de dönüm noktası olacak bu kararlar ya daha da gerginleşmemize ya da yanlış bir karar vermemize sebep olabilir. İç dünyamızda oluşan bu kargaşa sonucunda beynimiz bizi verdiğimiz yanlış karardan dolayı suçlamaya ya...

İçimizde (ki) mutluluk

Sanki eskiden daha mutluyduk. Hevesler kolay kolay kırılmıyordu bu zamandaki gibi. Hayallerimiz, hobilerimiz daha yaşanabilir, daha gerçekleşebilirdi. Şimdi ne düşünüyoruz, ne yapıyoruz? Spor yaparken koşacağımız yolu, süreyi; günde kaç kalori alacağımızı, ne kadar besin tüketeceğimizi; giyeceğimiz kıyafetin hangi ayakkabıyla hangi çantayla uyumlu olacağını belirleyen bir şeye sahibiz. Cebimize sığabilecek kadar küçük, tatlı, hayatımızın sekreteri... Cep telefonu! Ne mutlu bize! Hayatımız kolaylaştı. Oh! Ne alâ! Yaşamsal faaliyetlerimizi kolumuzu kıpırdatmadan gerçekleştiren, üşengeçlik adı altındaki tembelliğimizin dostu bir cihaz. Ama bir şeyler eksik sanki, bu telefonun bize veremediği bir şeyler var. Mutluluk mu ola ki ? Evet mutlu değiliz. Yaşadığımız duygular milyonlarca maskenin altında çürüyüp gidiyor. Yaşadığımız hüzün bile telefonumuzun altında kendini kurtarmaya çalışıyor. Biz n'apıyoruz? Durun iki saniye de olsa düşünelim. Ya da Instagram da anket mı yapsak? Daha net so...

“Aslında insanı en çok acıtan şey, hayal kırıklıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır.”

Sanki eskiden daha mutluyduk. Hevesler kolay kolay kırılmıyordu bu zamandaki gibi. Hayallerimiz, hobilerimiz daha yaşanabilir, daha gerçekleşebilirdi. Şimdi ne düşünüyoruz, ne yapıyoruz? Spor yaparken koşacağımız yolu, süreyi; günde kaç kalori alacağımızı, ne kadar besin tüketeceğimizi; giyeceğimiz kıyafetin hangi ayakkabıyla hangi çantayla uyumlu olacağını belirleyen bir şeye sahibiz. Cebimize sığabilecek kadar küçük, tatlı, hayatımızın sekreteri... Cep telefonu! Ne mutlu bize! Hayatımız kolaylaştı. Oh! Ne alâ! Yaşamsal faaliyetlerimizi kolumuzu kıpırdatmadan gerçekleştiren, üşengeçlik adı altındaki tembelliğimizin dostu bir cihaz. Ama bir şeyler eksik sanki, bu telefonun bize veremediği bir şeyler var. Mesela mutluluk! Evet mutlu değiliz. Yaşadığımız duygular milyonlarca maskenin altında çürüyüp gidiyor. Yaşadığımız hüzün bile telefonumuzun altında kendini kurtarmaya çalışıyor.  “Aslında insanı en çok acıtan şey, hayal kırıklıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutlulu...

Emirimsi Kipler

Herkesin -bir aralar ben de dahil- nefret ettiği, hatta ve hatta hayatta en nefret ettiği şey kendisine emir kipiyle cümle kurulması. "Bana emir kipli cümle kurma!"  Lafını çokça duymuşsunuzdur. Psikolojik olarak o an yapabileceğimiz bir işi, söyleyeceğimiz bir sözü biri bize söylediğinde tepkisel bir hareketle yapmayız ya da söylemeyiz. Peki neden ? Neden bu kadar katı bir düşünce altına giriyoruz? Evet! Tabi ki niyete bağlı. Ancak gelin dürüst olalım. Karşı taraf samimi olsa dahi kötü düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Bu tür durumlarda genelde şöyle düşünürüm. Ya o işi benim yapmam gerekiyorsa? Yahut ya o sözü benim söylememem gerekiyorsa ? Kendinizi bazen bu şekilde psikolojik olarak tedavi edebilirsiniz. Bunu kendi kendinize konuşarak, yazarak, her şeyi kırıp döküp  bir yapboz parçası gibi tekrar bir araya getirerek...  "Sen delisin psikoloğa görün!" Diyeceklerdir. Umursamayın.  Salvador Dali,  Albert Einstein,  John Forbes Nash,  Hallacı Mans...
İnsan Oturup düşününce varıyorum farkına. Insan oturmalı, düşünmeli, sonra sevmeli. Hiçbir sevginin yeri öfkeyle dolmamalı ve sevginin dozunu kaçırmamalı. Dünyanın 4/3'ünü bırakın sular kaplasın. Kin ve haset değil. Aldığınız kararları kendi özgürlüğünüz olarak algılamayın. Etrafınızdaki insanların kalbine, bedenine, ruhuna dokunacak bir yanı varsa sizin özgürlüğünüz orada biter. Haksızlığa uğradığınızda hiçbir zaman susmayın. O, "Ben karşımdakinin seviyesine inmeyeceğim." devri bitti. İnin! Kırıp dökmeden inin. Kendinizi kimseden üstün görmeyin. Aranızdaki tek fark birinizin sadece o gün bir bardak fazla su içmesi bile olabilir. Kendinize yasaklar koymayın. Kendinize sınırlar çizmezken, başkalarının sınırları olmayın. Affedin!  "Affetmek, iyileşmeye doğru atılan olumlu bir adımdır." demiş William Golding. Birini affetmek istediğinizde uzun süre hatırlayacağınız kötü şeylerin kalbinizi karartacağını, için için öfkeyle dolacağınızı düşünün. Sevginin çiçek açtı...
Merhaba.. Şimdi Kemal Sunal gibi “Şimdi ben buraya neden çıktım? Niçin çıktım? Nasıl çıktım? Bunu izaha gerek yok gördünüz, yürüdüm çıktım! Ama, çıkmamış da olabilirim. Çıkmışsam çıkmışımdır, çıkmamışsam çıkmamışımdır. Görünen köy… Uzakta değildir buraya çıktıksa sonradan çıkmadık mı dedik? Bunlar bir takım uydurma laflardır… Sahi ya ben buraya neden çıktım? kim çıkardı ulan beni buraya?”  diye düşünmedim değil. Ancak artık şarki dinlemek istediğime değil şarkı söylemek istediğime karar verdim ve uzun zamandır yapamadığım şeyi yapmak için burdayım. Ben yazarım siz okur musunuz bilemem. Çünkü  önce kendi yüreğine dokunabilmeli ki insan sonra başkalarına dokunabilsin. Mutlu gunler!